KARGIPINARI ÇIKACAK SECONDARY SCHOOL/ GÜLSEN KUNT/ STORY STUDIES

 Okulumuz öğrencilerinin yazmış olduğu Bilime Yön Veren Bilim İnsanları'nın Buluşlarına Ait hikayemiz


JOHN DALTON

Ayçiçek yarı açık duran kapıdan abisine baktı. Sırtı kapıya dönmüş yine ders çalışıyordu. Gözü abisinin çalışma masasının üzerinde duvarda asılı duran postere takıldı.

-Bizden 3000 ışık yılı uzakta, hayatına veda etmekte olan bir yıldızın oluşturduğu nebula” diye bahsetmişti abisi ve eklemişti “uzayda bulunan ve geniş alanlara yayılmış olan kozmik toz” .

Ayçiçek, daha 2. sınıftı, tabi ki abisinin anlattıklarının birçoğunu bilmiyor ve anlayamıyordu. Ama 7.sınıfa giden abisinin anlattıkları büyülüyordu Ayçiçek’i. Bir an önce büyümek, abisinin üyesi olduğu “Fen Demek Deney Demek” adlı platformda benzer hikayeleri öğrenmek, 6 yaşında yurt dışında yaşayan kuzeni Sofia’ ya anlatma isteğiyle doluyordu içi. Üstelik abisinin anlattığı kadarıyla bu platformda ilgisini çekecek deneyler yapıldığını da biliyordu. Ne güzel şeydi şu Fen dersi ya. Abisinin:

-Evet Ayçiçek,neden beklediğini sorabilir miyim,görüyorsun meşgulüm?!

-Ağabeyyyy! Arkanda gözlerin mi var, nasıl gördün beni? Kedi Gözü Bulutsu posterine bakıyordum. Renklerin içinde kayboldum sanırım, dedi ve hayranlıkla abisine yaklaştı.

-Bugün yatarken bana yine hikaye anlatır mısın?

Arif kardeşinin niyetini anlamıştı. Anlattıklarını dinlerken uyuya kalan tatlı gözlerini anımsadı, hafif tebessüm etti. Kardeşinin kendisinin anlattıklarını bu kadar sevmesi, Fen’e  ilgili duyması çok hoşuna gidiyordu. Ama yarın ki konusuna da iyi çalışması gerekiyordu. Öğretmen ona John Dalton’u araştırmasını ve sınıfa tanıtmasını istemişti. Aslında bu durum yarın derste anlatacaklarının ilk provası da olabilirdi. Ciddi görünmeye çalışarak:

-Dişlerini fırçala, yatağında bekle, o zaman kadar beni oyalamaz son kısmı tamamlama izin verirsen, sana anlatacaklarım olabilir. Bu beni on dakika daha rahat bırakman şartıyla tabi.

Ayçiçek bir hışımla arkasını döndü, sevinçle koşarak:

-Gittim bile. Önce banyoya sonra yatağa ışınlıyorum kendimi.

Ah Ayçiçek, evimizin muhalif prensesi. Nasıl böyle hem baş belası hem çok tatlı olabiliyorsun diye içinden geçirdi gülümseyerek Arif ve tekrar dersine dönerek ödevinin son kısmını tamamlamaya koyuldu.

Arif odaya girdiğinde ayçiçeği çoktan yerini almış, heyecan ve merakla abisini bekliyordu. Doğrusu sınıfta anlatacağı konunun sonunu henüz tamamlayamamıştı ve ödevini bitirememenin huzursuzluğu vardı. Ama içinden Ayçiçek’e anlatırken bir çözüm bulabileceğine dair de derinden bir umut vardı. Hem bilim adamları da böyle çıkmazlara girer ve sonuçlar düşünmedikleri bir anda karşılarına çıkmaz mıydı? Dahası Ayçiçek’in üzerindeki etkisi, sınıfın üzerindeki etkisiydi bir anlamda. Konunun üstünden geçmek için bulunmaz bir fırsat diye düşündü. Derin bir iç çekerek başladı Arif:

 

-Ayçiçek “Renk körlüğü” diye bir hastalık var biliyor musun?

-Nasıl yani? Hiç mi görmüyorlar. Aaa ne yazık! Çiçeklerin rengini bilmemek, boya kalemleriyle oynayamamak, oyuncak bebeklerini renk renk giydirememek…

-Aslında tam da öyle değil. Bu körlük görme merkezinde özel bir pigment molekülünün bulunmaması veya gerektiğinden az bulunmasıdır. Bu eksiklik sonucunda da çeşitli renklerin çevresindeki renkler ayırt edilemez. Renk körlüğü; renkleri görememek gibi bir durum değil daha çok bazı belli renkleri başka renklerle karıştırmak diyebiliriz. Mesela en çok karışan renkler kırmızı ve yeşildir. Başka renkleri karıştıran renk körü hastaları da vardır.

 

-İlginç, dedi Ayçiçek. Peki bu hastalık nasıl bulunmuş, kim bulmuş?

-Ah kardeşim, öğrenmenin en önemli aşamasıdır soru sormak. Nasıl da biliyorsun doğru soruları. Şimdi yaslan arkana kapat gözlerini. Çoook eski zamanlarda, İngiltere de bir partidesin, etraf kalabalık.

Ayçiçek yatağa iyice sokuldu, gözlerini kapattı, abisinin daha önceden öğrettiği gibi sırasıyla gözlerini, omuzlarını, kollarını, bacaklarını serbest bıraktı, gevşedi. Ve kendini 18 yy İngiltere’de Cumberland yakınlarındaki Eaglesfield köyünde, düzenlenen bir etkinliğin içine bıraktı. Etraf kalabalıktı. Erkeklerin başında bukle bukle peruklar, kadınlar uzun kabarık kabarık elbiseler giymişti. Çocuklarda tuhaf uzun giysiler içinde sağa sola koşuşturuyordu. Annesinin izlediği dönem filmlerini anımsadı Ayçiçek. Kendime bir arkadaş bulsam iyi olur diye iç geçirdi. Ama çocuklar o kadar deli koşturuyorlardı ki, değil arkadaşlık kurmak, birine yaklaşıp adını sormak bile zordu. Sonra köşede masada ikramlıklar hakkında tartışan iki çocuk gördü. Birbirlerine :

-Annem çok fazla donut yemememizi söyledi Dany.

-Ya uff, bi git basımdan, iki dakika ya ufff ! Annem burada değil, görmeyeceğinden eminim Alex, tabi sen yetiştirmezsen.

-Danny annemin burada olmamamsı söylediklerini umursamadığımız anlamına gelmez. Ama bugün vazoyu kırdığımı söylemezsen bende fazladan donut yediğini görmeyebilirim.

Ayçiçeği ikiz olduğunu anladığı bu iki kardeşi çok sevmişti. Tipik kardeş kavgalarını  üst komşunun ikizlerinde de çok görüyordu. Abisiyle bu tarz atışmalar yapmaması aralarındaki yaş farkı ve onun her zaman yetişkin gibi davranmasından kaynaklanıyordu. Evet maalesef bu hal bazen çok sıkıcıydı. Yine de buraya gelmesindeki asıl mimarın abisi olduğu düşüncesiyle, abisini çok sevdiğini ve özlediğini fark etti. Usulca ikizlere yaklaştı.

-Merhaba, ben Ayçiçek. Komşu kasabadan geliyorum. Sizinle arkadaşlık kurabilir miyim?

Dany ve Alex kırmızı saçları, çilli yanakları ve en sevimli halleriyle merakla Ayçiçek’e döndüler. Alex daha hırçın Dany daha uysal göründü gözüne. Ama ikisi de dost canlısı yaklaştı ve el sıkıştılar. O esnada sunucu cırtlak sesiyle yılın dokuma alanında yapılan en güzel halısını gösterek, Isabella Dalton’u konuşma yapması için sahneye davet etti.

İki eliyle eteğinden tutup, kaldırdığı elbisesiyle yürümekte zorlanan Bayan Dalton merdivenden çıkarken bir grup kıkırdamaya başladı. Sonra diğer bir köşede başka bir grup fısıldaşarak gülmeye başladı. Bayan Dalton sahneye çıktığında şaşkınlıktan eteğini indirmemiş durumu anlamaya çalışırken, kalabalıktan bir ses yükseldi:

-Bayan Dalton  pembe elbisenin altına gri çorap giyme modasını mı başlatıyorsunuz acaba?

Bayan Dalton şaşkınlıkla bir kadına bir çoraplarına baktı.

-Öyle bir niyetim olsaydı bunu gururla söylerdim. Ama çoraplarım pembe renkte canım.

Diğer misafirlerin bir kısmı çorapların pembe olduğunu ve yakıştığını söylerken bir kısmı da gri olduğunu böyle bir modanın bütçelerine yapacağı külfetten yakınıyordu. Hepsi topu topu bir çorap diye iç geçiren Ayçiçek, dönem ekonomisinin zor şartlarda olabileceğini anımsadı ve sessizce olduğu yerden kalabalıktaki atışmayı izledi. Sunucu kadın, renk uyumsuzluğunun önemsizliğini anlatmaya çalışsa da bu dönemin kadınları takıntılı olmalıydı. Kimse kimseyi dinlemiyor, anlayış gösteremiyordu. Derken kalabalık içinden 9-10 yaşlarında bir çocuk koşarak geldi.

-Dany, Alex yardımınıza ihtiyacım var.

-Merhaba John, dedi Dany, ne yapabiliriz senin için? Bu arada tanıştırayım bu Ayçiçek, arkadaşım John Dalton.

Ayçiçeği elini uzatırken, abisinin anlattığı bilim adamının çocukluğuyla tanıştığını fark ederek heyecanla,”Tanıştığımıza sevindim John” dedi.

John keskin zekasıyla kargaşaya sebep olan renk yanılgısının kişiye göre değiştiğini fark etmişti olayları kısaca nasıl geliştiğini anlattı:

-Annem pembe renkli bir çorap almamı istedi. Annem Isabella o kadar heyecanlı ve mutluydu ki her şeyin kusursuz olmasını çok istiyordum. Köy hayatının sıkıcı ve yorucu hayat tarzı ona eğlenebilmesi için güzel bir fırsat verecekti çünkü.  Ve bende bunun için elimden geleni yapacaktım. Ona kasabadan kendi ellerimle pembe tonunda dizlerine kadar çekebileceği bir çorap aldım. İkimiz de üstümüzü giyindik. Annem bana en sevdiğim ayakkabılarımı giydirdi ve buraya geldik. Diğer gelişmeleri gördünüz zaten.

 

 Heyecanla annesini bu durumdan nasıl kurtaracağını bildiğini söyledi ve planın bize anlattı. Diğer konuşmacılar da konuşmalarını bitirdikten sonra çıkış kapısının önünde, davete katılan yüz kişiye bir anket düzenleyip, annesinin çoraplarının hangi renkte gördüklerini soracak ve sonuçlardan bir tez hazırlayacaktı. Heyecanımı tahmin edersiniz. Sürekli John’u konuşturma hevesiyle sorup duruyordum. Tabi 11 yaşındaki İngiliz kimyagermeteorolog ve fizikçi John Dalton, gelecekte Modern Atom Teorisi ile ilgili öncü çalışmaları ve renk körlüğü “Daltonizm” araştırmalarından henüz habersiz konuşuyordu benimle.

- 6 Eylül 1766’da İngiltere’de doğdum Ayçiçek, dedi. Babam Quaker mezhebine mensup bir dokumacı. “Quaker” Tanrı’yı kavrayabilmek için dinsel kurumlara, din adamlarına ve ayinlere gerek olmadığını savunan bir mezhep türüdür.

Ağabeyimin anlattığına göre Quaker mezhebinin geleneksel din ritüellerinin az oluşu, ayinleri, dini törenleri, resmi yönetimi reddetmeleri yüzünden kilisenin sosyal reformunda etkin olmuşlar. John’un böyle bir atmosferde yetişmesinin dinin yanı sıra matematik, fen ve gramer derslerime de etkisi büyük olduğunu düşündüm. Özellikle matematikte sergileyeceği üstün yeteneğin bu yerel çevrede ün kazandıracağını henüz bilmiyor John. Yine ağabeyimin anlattığı on iki yaşına geldiğinde kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alacak. Böylece on beş yıl aralıksız sürdüreceği öğretmenlik döneminde yüzlerce köy çocuğunu eğitecek aynı zamanda matematiğe ve bilime olan tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirme imkanı bulacak. Daha sonraki on yılda ise Manchester’e taşınacağını ve ömrünün kalan elli yılını burada geçireceğini bilmeyen John’a bunu anlatamazdım tabi. Bugün bu rüyada benimde tanık olduğum çocuk denilebilecek yaşlarda keşfettiği “ renk körlüğü” tıp diline “Daltonizm” diye geçecek ileriki yıllarda.

John anlatırken, ben onun bendeki etkisini düşünürken davetliler tartışmalara son vermiş, eğlenmiş, yemiş-içmiş dağılmaya başlamıştı bile. Ben, John, Dany ve Alex  çıkış kapısının önünde, davete katılan yüz kişiye bir anket düzenleyip, mevzu olan çorapların hangi renkte gördüklerini sorduk ve sonuçlardan bir tez hazırladık. 90 kişi gri derken 10 kişi de pembe demişti. Evet işte, bu istatistik her şeyi açıklıyordu. Gecenin sonunda John yardımlarımız için bize teşekkür ederken vardığı sonucu bize açıkladı:

-Bizim gibi çorabı pembe görenlerin bir hastalığa sahip olduğunu düşünüyorum. Bu hastalığa renk körlüğü diyeceğim.

Gece biterken arkadaşlarıma veda ettim. John’un elini sıkarken gözlerim de,

-Ah John yıllar sonra bu akşam vardığın sonuç “Daltonizm” olarak kabul görecek. Böylece annenin yanaklarını pembeleştiren bu alay onda tatlı bir anı bırakırken, ayrıca göğsünü kabartan bir gurur olacak, demek istedim. Ama sustum. Kendisini tanımanın bende uyandırdığı heyecanı söyleyebildim sadece. Ve önce gözlerimi sonra omuzlarımı, kollarımı, bacaklarımı bu tatlı rehavete bıraktım. Sabah mışıl mışıl uyuduğum uykudan ağabeyimin kapıdan uzanıp:

-Ayçiçek akşam sana anlattığım ödevin sonucunu nihayet bağladım kardeşim, yani sana anlatırken çözdüm olayı, teşekkürler! seslenişiyle uyandım.

-Önemli değil ağabey, asıl ben teşekkür ederim. Her hikaye ve bilgi için. İçimden,”Aslında daha fazlası var.” demedim tabi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar